sakin - ikarus başarsa
Perihan Mağden başlığını unuttuğum bir yazısında başarı ile sabit olmak arasında bir bağ kuruyordu. Başarılı olabilmek tekdüzeliği gerektiriyor zira. Bir işte kariyerin olmasını istiyorsan o işi senelerce aynı ofiste bir gün olsun sektirmeden yapman lazım. Her gün aynı saatte kalkılacak, yatılacak, yemek yenilecek, sağlığa dikkat edilecek... "Lan ben biraz bırakayım bir gezinip geleyim" diyemezsin. Döndüğünde hiçbir şeyi aynı bulamazsın çünkü.
Ben bundan bahsetmeyecektim bir saniye.. Ben size saçlarımdan bahsedecektim.. Ne kadar zorluyorum kendimi bir bilseniz; saçlarımı kestirmemek için, boyatmamak için. Bu işten, evden, şehirden, dünyadan; yaşadığım bütün bu hayattan kaçıp gitmemek için ne kadar zoluyorum. Ve işin kötüsü, başarılı olmak gibi bir amacım da yok. Sırf hayatta kalmak için sıkışıp kaldığım bombok hayatım. Aylardır her şeyi sabitledim. Aynı işe aynı saatte gidiyorum, her gece aynı evde uykuya dalıyorum, saçımın rengi aynı, görüştüğüm insanlar, gittiğim yerler... Her şey sabit.
"Öldürücü Tekdüze"
O kadar yorgunum ki hayatımı yaşamaktan, uyumadan önce hayal bile kuramıyorum artık. Kafamı yastığa koyduğum anda uyuyakalıyorum. Belki hayal kurabilsem kaçıp gideceğim. Başka güzel bir ülkenin hayalini bir an olsun kurabilsem, hiç çekinmeden yıkıp gideceğim.
Bugüne kadar yıktıklarımı yeniden kurabilmek için her şeyi sabitledim ben aylar önce. En boktan sahneye geldiğimde durdurdum hayatımı. Şimdi aynı kötü görüntüye bakıp duruyorum.
Her şey kafasının dikine gidenleri yola getirmek için planlanmış sanki. "Tamam sizin olsun mutlu hayatlarınız, kariyerleriniz, beyaz mobilyalı evleriniz" diyemiyorsun. Rahatça başarısız bile olamıyorsun. Kakıyorlar kafana kişisel gelişim tırıvırılarını! Ferrarisini Satan Bilge olman için önce o Ferrari'yi satın alabilmen gerekiyor.
Saçlarımı en son ne zaman taradığımı hatırlamıyorum. Her gün eve gelip, tadını tuzunu alamadığım yemekleri yiyorum. Uyuyorum, uyanıp saçlarımı topluyorum ve çıkıyorum. Sırf sussunlar biraz olsun diye. Sırf karışmasınlar diye. Alın size aylardır aynı işte çalıştığım, sağlıklı beslendiğim, dağıtıp dökmediğim bombok hayatım! Yeter ki beni biraz olsun rahat bırakın.
Bokun dibine vurduğumda;
"birden susarsa bütün yenilgiler,
tekil hayatlar da bir gün devrim yapar ya."
31 Temmuz 2010 Cumartesi
ses
redd - falan filan
Bugün bir arkadaşımla konuşuyoruz, bana bir çırpıda gelecek on senede neler yapacağını nerelerde olacağını anlattı. Kalkıp Avustralya'ya gittiği gibi bana anlattığı diğer yerlere de gidecek, söylediklerini yapacak. Ne onun ne de benim bundan şüphemiz var.
Benimse üç ay sonra ne yapacağım bile net değil. Hedeflerim, planlarım, listelerim yok. Genişçe bir iç sıkıntım var sadece. Ne yaparsam yapayım içimden gitmeyen...
Bu akşam iki metrelik bir alanda turlar atıp dururken sordum kendime "ne olsaydı şu an içim sıkılmazdı" diye. Bir cevabım yok. İşler iyi gidiyor sıkılıyorum, kötü gidiyor daha beter sıkılıyorum. Bir şeyleri yapmayı "becermiş" olsam bu beni "başarılı bir içi sıkılan insan" yapacak.
Küçükken geldiğimiz tatil beldesindeyim. Küçükken yazları buraya gelmeyi iple çekerdim. Gelirdim denize girerdim, güneşte yanardım, çikolata yerdim, mutlu olurdum. Yine denize gidiyorum, güneşte uzanıyorum, çikolatanın da en pahalısını alıyorum ama hiç mutlu olamıyorum. Sahile can sıkıntımı götürüyorum, can sıkıntımı biraz güneşe tutuyorum, can sıkıntısından şişmiş içim çikolatayı almıyor bile.
Her seferinde "bu kez hiçbir şey düşünmeden denizini güneşin, çikolatanın tadını çıkaracağım" diyorum. Her seferinde durduğum yerde daralıp koşa koşa evime dönüyorum, evde sıkılmak daha kolay.
Diyorlar ki insan kendisinden sıkılırsa kendisini geliştirirmiş daha iyi, başarılı bir birey olurmuş. İçimdeki sıkıntı gitmeyecekse bir şeyler başarmanın anlamı ne?
Ve daha kötüsü da var. Bütün bunların düzelmeyeceğini bile bile, neden? Neden yaşanır, yemek yenilir, çalışılır, tatile gidilir? Zavallı mutluluk halüsinasyonları görmek için değer mi?
Bilemiyorum. Sıkılıp gidiyorum...
Bugün bir arkadaşımla konuşuyoruz, bana bir çırpıda gelecek on senede neler yapacağını nerelerde olacağını anlattı. Kalkıp Avustralya'ya gittiği gibi bana anlattığı diğer yerlere de gidecek, söylediklerini yapacak. Ne onun ne de benim bundan şüphemiz var.
Benimse üç ay sonra ne yapacağım bile net değil. Hedeflerim, planlarım, listelerim yok. Genişçe bir iç sıkıntım var sadece. Ne yaparsam yapayım içimden gitmeyen...
Bu akşam iki metrelik bir alanda turlar atıp dururken sordum kendime "ne olsaydı şu an içim sıkılmazdı" diye. Bir cevabım yok. İşler iyi gidiyor sıkılıyorum, kötü gidiyor daha beter sıkılıyorum. Bir şeyleri yapmayı "becermiş" olsam bu beni "başarılı bir içi sıkılan insan" yapacak.
Küçükken geldiğimiz tatil beldesindeyim. Küçükken yazları buraya gelmeyi iple çekerdim. Gelirdim denize girerdim, güneşte yanardım, çikolata yerdim, mutlu olurdum. Yine denize gidiyorum, güneşte uzanıyorum, çikolatanın da en pahalısını alıyorum ama hiç mutlu olamıyorum. Sahile can sıkıntımı götürüyorum, can sıkıntımı biraz güneşe tutuyorum, can sıkıntısından şişmiş içim çikolatayı almıyor bile.
Her seferinde "bu kez hiçbir şey düşünmeden denizini güneşin, çikolatanın tadını çıkaracağım" diyorum. Her seferinde durduğum yerde daralıp koşa koşa evime dönüyorum, evde sıkılmak daha kolay.
Diyorlar ki insan kendisinden sıkılırsa kendisini geliştirirmiş daha iyi, başarılı bir birey olurmuş. İçimdeki sıkıntı gitmeyecekse bir şeyler başarmanın anlamı ne?
Ve daha kötüsü da var. Bütün bunların düzelmeyeceğini bile bile, neden? Neden yaşanır, yemek yenilir, çalışılır, tatile gidilir? Zavallı mutluluk halüsinasyonları görmek için değer mi?
Bilemiyorum. Sıkılıp gidiyorum...
25 Temmuz 2010 Pazar
"herkes kendi mezarına girecek"
mor ve ötesi - hayat
Geçen yıl Ramazan ayında kantinde bi' yandan yeşil mercimekli bulgur pilavımı yerken bi' yandan da kantinci amcayla konuşuyorum. İşte oruçtan falan bahsediyoruz. Gece kimse sahura inmemiş, sadece bir odanın ışığı yanmış 4 gibi onu falan anlatıyor. (Tabii ben burda kısmen dehşete düşmedim değil, adam baya bildiğin incelemiş kimin kalkıp kimin kalkmadığını.)
Her neyse dedi ki işte konuşmanın gidişatı içinde "herkesin kendi bileceği iş, herkes kendi mezarına girecek."
Düşündüm de, gerçekten durumu bu açıdan incelersek, hepimiz sonuç itibariyle kendi kendimizle başbaşa kalacağız. Yani nasıl desem, bu sadece günah sevap ekseninde değil. Hani mesela bazen sosyal hayatı kafaya takıyoruz, ne bileyim derstir, okuldur, kariyerdir, carttur curttur. Hepsini geçtiğinde sen kendinden memnunsan, kendinle mutluysan gerisinin ne önemi var?
Hepimiz kendi mezarlarımızda yaşıyoruz zaten. Kimimize her yer cennet, kimimiz sürekli kabir azabında. Ölmeye de gerek yok yani.
Ne bileyim böyle şeyler geçti aklımdan yeşil mercimekleri incelerken...
Geçen yıl Ramazan ayında kantinde bi' yandan yeşil mercimekli bulgur pilavımı yerken bi' yandan da kantinci amcayla konuşuyorum. İşte oruçtan falan bahsediyoruz. Gece kimse sahura inmemiş, sadece bir odanın ışığı yanmış 4 gibi onu falan anlatıyor. (Tabii ben burda kısmen dehşete düşmedim değil, adam baya bildiğin incelemiş kimin kalkıp kimin kalkmadığını.)
Her neyse dedi ki işte konuşmanın gidişatı içinde "herkesin kendi bileceği iş, herkes kendi mezarına girecek."
Düşündüm de, gerçekten durumu bu açıdan incelersek, hepimiz sonuç itibariyle kendi kendimizle başbaşa kalacağız. Yani nasıl desem, bu sadece günah sevap ekseninde değil. Hani mesela bazen sosyal hayatı kafaya takıyoruz, ne bileyim derstir, okuldur, kariyerdir, carttur curttur. Hepsini geçtiğinde sen kendinden memnunsan, kendinle mutluysan gerisinin ne önemi var?
Hepimiz kendi mezarlarımızda yaşıyoruz zaten. Kimimize her yer cennet, kimimiz sürekli kabir azabında. Ölmeye de gerek yok yani.
Ne bileyim böyle şeyler geçti aklımdan yeşil mercimekleri incelerken...
21 Temmuz 2010 Çarşamba
kayısı
sakin - bu defa
Birinin oradan geçerken tesadüfen attığı bir kayısı çekirdeğinden tesadüfen büyümüş bir kayısı ağacı gibiyim. Burada bulunmamın özel bir nedeni yok. Burada bulunmamı özellikle isteyen biri/leri de yok.
Büyüyüp dallanıyor budaklanıyorum. Zaman geçiyor; kışlar, yazlar, baharlar... Üzerime kar yağıyor, yağmur yağıyor, güneş doğuyor. Kimse meyvelerimi toplayıp evine götürmüyor, reçel yapmıyor, çocuklar dallarıma tırmanmıyor, uzanıp gölgemde dinlenmiyor. Yapayalnız bir kayısı ağacıyım ben. O kadar uzağım ki bütün bunlardan, ne işe yarayabileceğimi ben bile bilmiyorum. Meyvelerim dallarımda çürüyor, zaman sürekli geçiyor ve kar yağıyor.
Kocaman bir dünyadaki işlevsiz bir kayısı ağacıyım ben. Ve o koca dünya ben fotosentez yapsam da yapmasam da dönüp duruyor.
Birinin oradan geçerken tesadüfen attığı bir kayısı çekirdeğinden tesadüfen büyümüş bir kayısı ağacı gibiyim. Burada bulunmamın özel bir nedeni yok. Burada bulunmamı özellikle isteyen biri/leri de yok.
Büyüyüp dallanıyor budaklanıyorum. Zaman geçiyor; kışlar, yazlar, baharlar... Üzerime kar yağıyor, yağmur yağıyor, güneş doğuyor. Kimse meyvelerimi toplayıp evine götürmüyor, reçel yapmıyor, çocuklar dallarıma tırmanmıyor, uzanıp gölgemde dinlenmiyor. Yapayalnız bir kayısı ağacıyım ben. O kadar uzağım ki bütün bunlardan, ne işe yarayabileceğimi ben bile bilmiyorum. Meyvelerim dallarımda çürüyor, zaman sürekli geçiyor ve kar yağıyor.
Kocaman bir dünyadaki işlevsiz bir kayısı ağacıyım ben. Ve o koca dünya ben fotosentez yapsam da yapmasam da dönüp duruyor.
16 Temmuz 2010 Cuma
düşmez
tnk - yine yazı bekleriz
"Sürekli kaçıyorsun" demişti bir arkadaşım bir gün. Evet kaçtım. İşime gelmeyen her şeyi görmezden geldim, dayanamayacağım derecede burnuma kadar geldiklerindeyse kaçtım. Arkamda yıkık dökük hayatımı bırakıp. Bir sürü başka hayatım var benim. Kimse bilmiyor hepsini. Bazılarını ben bile unuttum. Her seferinde inandım bu kez yepyeni en güzel hayatımı kuracağıma. Her seferinde de battım dibine. Hepimiz çok kariyerli çok CEO olmak için gelmedik ya bu hayata! Benim en iyi yaptığım şey de bir boku düzgünce yapamamak olsun. Olsun varsın.
Korkuyorum bir gün kaybedeceğim diye bugünkü korkularımı. Bir yerlerde sabit kalmaktan korkuyorum. Bir adama, bir çocuğa, bir işe sabitlenip kalmaktan korkuyorum. Hareket alanımı kısıtlayacak hiçbir şeyi istemiyorum. Bir adam bana çok aşık olmasın mesela, bana çok aşık olan bir adamı terk edip gidemem ben. Olmasın benim bir çocuğum, beni terk etti annem ve babam. Ben bir çocuğu terk edip ona aynı acıyı yaşatmak istemiyorum. Çok param olmasın benim, o çok parayı kazanabilmek için bir yerlerde sıkışıp kalmak istemiyorum. Sorumluluktan kaçmak mı diyeceksiniz buna, kaçıyorum evet. İzninizle sizin çizdiğiniz çok sorumluluklu hayatı yaşamak istemiyorum.
Kalbimi parçalıyor sahip olamayacağım o sevgili eş, o güzel çocuklar, o büyük pencereli huzurlu ev. Kaçıyorum, bütün bunları kurup bir gün kendi ellerimle hepsini parçalamaktan.
Hayatlarımı terk ederken geride bıraktığım her bir küçük şeyi özledim ben. Herkesi, nefret ettiklerimi bile. Nefret ettiklerimden nefret etmeyi bile özledim.
Her şey bir gün biter. Ben onlar bitmeden, onlardan hızlı davranıp, onları bitirmeye çalışıyorum.
Başlamadan bitecek bütün hayatım.
Öldüğümde geride bir hayat değil hayat parçacıkları bırakacağım.
İstemiyorum sevdiğimin adamın omzundaki huzurlu uykuyu. Beni bırakıp gittiğinde kalbimi parçalamaktan başka neye yarar?
Kırılsın, yansın, ölsün her şey!
"Sürekli kaçıyorsun" demişti bir arkadaşım bir gün. Evet kaçtım. İşime gelmeyen her şeyi görmezden geldim, dayanamayacağım derecede burnuma kadar geldiklerindeyse kaçtım. Arkamda yıkık dökük hayatımı bırakıp. Bir sürü başka hayatım var benim. Kimse bilmiyor hepsini. Bazılarını ben bile unuttum. Her seferinde inandım bu kez yepyeni en güzel hayatımı kuracağıma. Her seferinde de battım dibine. Hepimiz çok kariyerli çok CEO olmak için gelmedik ya bu hayata! Benim en iyi yaptığım şey de bir boku düzgünce yapamamak olsun. Olsun varsın.
Korkuyorum bir gün kaybedeceğim diye bugünkü korkularımı. Bir yerlerde sabit kalmaktan korkuyorum. Bir adama, bir çocuğa, bir işe sabitlenip kalmaktan korkuyorum. Hareket alanımı kısıtlayacak hiçbir şeyi istemiyorum. Bir adam bana çok aşık olmasın mesela, bana çok aşık olan bir adamı terk edip gidemem ben. Olmasın benim bir çocuğum, beni terk etti annem ve babam. Ben bir çocuğu terk edip ona aynı acıyı yaşatmak istemiyorum. Çok param olmasın benim, o çok parayı kazanabilmek için bir yerlerde sıkışıp kalmak istemiyorum. Sorumluluktan kaçmak mı diyeceksiniz buna, kaçıyorum evet. İzninizle sizin çizdiğiniz çok sorumluluklu hayatı yaşamak istemiyorum.
Kalbimi parçalıyor sahip olamayacağım o sevgili eş, o güzel çocuklar, o büyük pencereli huzurlu ev. Kaçıyorum, bütün bunları kurup bir gün kendi ellerimle hepsini parçalamaktan.
Hayatlarımı terk ederken geride bıraktığım her bir küçük şeyi özledim ben. Herkesi, nefret ettiklerimi bile. Nefret ettiklerimden nefret etmeyi bile özledim.
Her şey bir gün biter. Ben onlar bitmeden, onlardan hızlı davranıp, onları bitirmeye çalışıyorum.
Başlamadan bitecek bütün hayatım.
Öldüğümde geride bir hayat değil hayat parçacıkları bırakacağım.
İstemiyorum sevdiğimin adamın omzundaki huzurlu uykuyu. Beni bırakıp gittiğinde kalbimi parçalamaktan başka neye yarar?
Kırılsın, yansın, ölsün her şey!
8 Haziran 2010 Salı
Günlerden Bir Gün
ümit sayın - ben iyiyim
Önceki gece 15 saat çalıştıktan sonra otelden çıktım. Diğer çalışanlardan biri diğerine bi' şey demiş de öbürü de başka bi' şey demiş derken olan bana oldu elbette. Şikayet etmiyorum, kimseye de bir şey söylemedim zaten. Çünkü biliyorum bunun böyle olması benim suçum. Hayat bana hep adil davrandı. O yüzden cehenneme gittiğimde "harlayın ateşi" diyeceğim. "Ben adalet istiyorum."
Babam "işe gidip gelirken yürü, zayıfla biraz" diyor. Bir de "iş yerinde sana haksızlık yapılmasına izin verme, sen çalışmak zorunda değilsin. Sen bana yük değilsin" diyor babam. Babam çocuğunu korumaya çalışan olağan bir baba. Fakat babam bilmiyor ki ben ona yüküm, yedi milyar nüfusu olan dünyada yeryüzüne, bastığı toprağa yük olan da bir benim. Bütün evlerin, bütün hayatların, bütün sokakların fazlası bir tek benim.
"On beş saat çalıştım bugün, bir dondurmayı hak ettim" dedim. Algida kalbini gördüğüm ilk dükkana girdim. "Hanımfendiye bakın" deyince biri dükkandaki üç çalışan birden geldi yanıma.
- Kasede dondurmanız yok mu?
- Maalesef, ama bakın bunlarda bir alınca ikincisi bedava.
- Tamam biraz kiloluyum da o kadar değil.
Güldürdüm adamı. Sonra o bedavalı dondurmadan aldım bir tane. Ufak bir çırak var. Ona verdim bedavasını. İyi bir insan olduğumdan değil. Öyle gerektiğinden.
Yürüdüm. Yürüdüm. Bir sürü şey düşündüm yürürken. Diğer gecelerden farklı hale getirmedi hiçbir fikrim o geceyi. Yürüdüm yine de. Yürüyüp bir yere varmam ya da olduğum yerde kalmam bir şeyleri değiştirecekmiş gibi yürüdüm.
Eve vardım sonra. Babaannem uyumayıp beni beklemişti her gece yaptığı gibi. Ben de her gece yaptığım gibi "naber kanka" dedim ona. "İyiyim kuzum sen nasılsın?"
"iyiyim" dedim.
İyiydim.
Önceki gece 15 saat çalıştıktan sonra otelden çıktım. Diğer çalışanlardan biri diğerine bi' şey demiş de öbürü de başka bi' şey demiş derken olan bana oldu elbette. Şikayet etmiyorum, kimseye de bir şey söylemedim zaten. Çünkü biliyorum bunun böyle olması benim suçum. Hayat bana hep adil davrandı. O yüzden cehenneme gittiğimde "harlayın ateşi" diyeceğim. "Ben adalet istiyorum."
Babam "işe gidip gelirken yürü, zayıfla biraz" diyor. Bir de "iş yerinde sana haksızlık yapılmasına izin verme, sen çalışmak zorunda değilsin. Sen bana yük değilsin" diyor babam. Babam çocuğunu korumaya çalışan olağan bir baba. Fakat babam bilmiyor ki ben ona yüküm, yedi milyar nüfusu olan dünyada yeryüzüne, bastığı toprağa yük olan da bir benim. Bütün evlerin, bütün hayatların, bütün sokakların fazlası bir tek benim.
"On beş saat çalıştım bugün, bir dondurmayı hak ettim" dedim. Algida kalbini gördüğüm ilk dükkana girdim. "Hanımfendiye bakın" deyince biri dükkandaki üç çalışan birden geldi yanıma.
- Kasede dondurmanız yok mu?
- Maalesef, ama bakın bunlarda bir alınca ikincisi bedava.
- Tamam biraz kiloluyum da o kadar değil.
Güldürdüm adamı. Sonra o bedavalı dondurmadan aldım bir tane. Ufak bir çırak var. Ona verdim bedavasını. İyi bir insan olduğumdan değil. Öyle gerektiğinden.
Yürüdüm. Yürüdüm. Bir sürü şey düşündüm yürürken. Diğer gecelerden farklı hale getirmedi hiçbir fikrim o geceyi. Yürüdüm yine de. Yürüyüp bir yere varmam ya da olduğum yerde kalmam bir şeyleri değiştirecekmiş gibi yürüdüm.
Eve vardım sonra. Babaannem uyumayıp beni beklemişti her gece yaptığı gibi. Ben de her gece yaptığım gibi "naber kanka" dedim ona. "İyiyim kuzum sen nasılsın?"
"iyiyim" dedim.
İyiydim.
1 Haziran 2010 Salı
"kaşınızı kim aldı?"
Annen aldı!
Sana ne hacı sana ne?
Gittim bugün çıkan kaşlarımı toplatmaya, zaten karıya ayrı bi ayar oldum, hani neden deseniz net bi sebebi yok; ayar oldum ben de bilmiyorum. Böyle bi kaba, görgüsüz, işten anlamaz imajı çizdi gözümde. Kaşımı yolduğu süre boyunca da gittikçe battı. Ama o soruya gelince tümden tepem attı; "kaşınızı kim aldı" nabıcan sen nabıcan? Gidip o kuaförü bulup "kaş böyle alınmaz" mı diyeceksin? Gidip kavga mı çıkaracaksın "vay sen nasıl böyle kaş alırsın" diye? Amacın ne? Eğer yanlış aldıysa düzeltirsin olur biter!
Ağzına bi' tane ekleştiresim geldi.
Sana ne hacı sana ne?
Gittim bugün çıkan kaşlarımı toplatmaya, zaten karıya ayrı bi ayar oldum, hani neden deseniz net bi sebebi yok; ayar oldum ben de bilmiyorum. Böyle bi kaba, görgüsüz, işten anlamaz imajı çizdi gözümde. Kaşımı yolduğu süre boyunca da gittikçe battı. Ama o soruya gelince tümden tepem attı; "kaşınızı kim aldı" nabıcan sen nabıcan? Gidip o kuaförü bulup "kaş böyle alınmaz" mı diyeceksin? Gidip kavga mı çıkaracaksın "vay sen nasıl böyle kaş alırsın" diye? Amacın ne? Eğer yanlış aldıysa düzeltirsin olur biter!
Ağzına bi' tane ekleştiresim geldi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
