tnk - yine yazı bekleriz
"Sürekli kaçıyorsun" demişti bir arkadaşım bir gün. Evet kaçtım. İşime gelmeyen her şeyi görmezden geldim, dayanamayacağım derecede burnuma kadar geldiklerindeyse kaçtım. Arkamda yıkık dökük hayatımı bırakıp. Bir sürü başka hayatım var benim. Kimse bilmiyor hepsini. Bazılarını ben bile unuttum. Her seferinde inandım bu kez yepyeni en güzel hayatımı kuracağıma. Her seferinde de battım dibine. Hepimiz çok kariyerli çok CEO olmak için gelmedik ya bu hayata! Benim en iyi yaptığım şey de bir boku düzgünce yapamamak olsun. Olsun varsın.
Korkuyorum bir gün kaybedeceğim diye bugünkü korkularımı. Bir yerlerde sabit kalmaktan korkuyorum. Bir adama, bir çocuğa, bir işe sabitlenip kalmaktan korkuyorum. Hareket alanımı kısıtlayacak hiçbir şeyi istemiyorum. Bir adam bana çok aşık olmasın mesela, bana çok aşık olan bir adamı terk edip gidemem ben. Olmasın benim bir çocuğum, beni terk etti annem ve babam. Ben bir çocuğu terk edip ona aynı acıyı yaşatmak istemiyorum. Çok param olmasın benim, o çok parayı kazanabilmek için bir yerlerde sıkışıp kalmak istemiyorum. Sorumluluktan kaçmak mı diyeceksiniz buna, kaçıyorum evet. İzninizle sizin çizdiğiniz çok sorumluluklu hayatı yaşamak istemiyorum.
Kalbimi parçalıyor sahip olamayacağım o sevgili eş, o güzel çocuklar, o büyük pencereli huzurlu ev. Kaçıyorum, bütün bunları kurup bir gün kendi ellerimle hepsini parçalamaktan.
Hayatlarımı terk ederken geride bıraktığım her bir küçük şeyi özledim ben. Herkesi, nefret ettiklerimi bile. Nefret ettiklerimden nefret etmeyi bile özledim.
Her şey bir gün biter. Ben onlar bitmeden, onlardan hızlı davranıp, onları bitirmeye çalışıyorum.
Başlamadan bitecek bütün hayatım.
Öldüğümde geride bir hayat değil hayat parçacıkları bırakacağım.
İstemiyorum sevdiğimin adamın omzundaki huzurlu uykuyu. Beni bırakıp gittiğinde kalbimi parçalamaktan başka neye yarar?
Kırılsın, yansın, ölsün her şey!
8 Haziran 2010 Salı
Günlerden Bir Gün
ümit sayın - ben iyiyim
Önceki gece 15 saat çalıştıktan sonra otelden çıktım. Diğer çalışanlardan biri diğerine bi' şey demiş de öbürü de başka bi' şey demiş derken olan bana oldu elbette. Şikayet etmiyorum, kimseye de bir şey söylemedim zaten. Çünkü biliyorum bunun böyle olması benim suçum. Hayat bana hep adil davrandı. O yüzden cehenneme gittiğimde "harlayın ateşi" diyeceğim. "Ben adalet istiyorum."
Babam "işe gidip gelirken yürü, zayıfla biraz" diyor. Bir de "iş yerinde sana haksızlık yapılmasına izin verme, sen çalışmak zorunda değilsin. Sen bana yük değilsin" diyor babam. Babam çocuğunu korumaya çalışan olağan bir baba. Fakat babam bilmiyor ki ben ona yüküm, yedi milyar nüfusu olan dünyada yeryüzüne, bastığı toprağa yük olan da bir benim. Bütün evlerin, bütün hayatların, bütün sokakların fazlası bir tek benim.
"On beş saat çalıştım bugün, bir dondurmayı hak ettim" dedim. Algida kalbini gördüğüm ilk dükkana girdim. "Hanımfendiye bakın" deyince biri dükkandaki üç çalışan birden geldi yanıma.
- Kasede dondurmanız yok mu?
- Maalesef, ama bakın bunlarda bir alınca ikincisi bedava.
- Tamam biraz kiloluyum da o kadar değil.
Güldürdüm adamı. Sonra o bedavalı dondurmadan aldım bir tane. Ufak bir çırak var. Ona verdim bedavasını. İyi bir insan olduğumdan değil. Öyle gerektiğinden.
Yürüdüm. Yürüdüm. Bir sürü şey düşündüm yürürken. Diğer gecelerden farklı hale getirmedi hiçbir fikrim o geceyi. Yürüdüm yine de. Yürüyüp bir yere varmam ya da olduğum yerde kalmam bir şeyleri değiştirecekmiş gibi yürüdüm.
Eve vardım sonra. Babaannem uyumayıp beni beklemişti her gece yaptığı gibi. Ben de her gece yaptığım gibi "naber kanka" dedim ona. "İyiyim kuzum sen nasılsın?"
"iyiyim" dedim.
İyiydim.
Önceki gece 15 saat çalıştıktan sonra otelden çıktım. Diğer çalışanlardan biri diğerine bi' şey demiş de öbürü de başka bi' şey demiş derken olan bana oldu elbette. Şikayet etmiyorum, kimseye de bir şey söylemedim zaten. Çünkü biliyorum bunun böyle olması benim suçum. Hayat bana hep adil davrandı. O yüzden cehenneme gittiğimde "harlayın ateşi" diyeceğim. "Ben adalet istiyorum."
Babam "işe gidip gelirken yürü, zayıfla biraz" diyor. Bir de "iş yerinde sana haksızlık yapılmasına izin verme, sen çalışmak zorunda değilsin. Sen bana yük değilsin" diyor babam. Babam çocuğunu korumaya çalışan olağan bir baba. Fakat babam bilmiyor ki ben ona yüküm, yedi milyar nüfusu olan dünyada yeryüzüne, bastığı toprağa yük olan da bir benim. Bütün evlerin, bütün hayatların, bütün sokakların fazlası bir tek benim.
"On beş saat çalıştım bugün, bir dondurmayı hak ettim" dedim. Algida kalbini gördüğüm ilk dükkana girdim. "Hanımfendiye bakın" deyince biri dükkandaki üç çalışan birden geldi yanıma.
- Kasede dondurmanız yok mu?
- Maalesef, ama bakın bunlarda bir alınca ikincisi bedava.
- Tamam biraz kiloluyum da o kadar değil.
Güldürdüm adamı. Sonra o bedavalı dondurmadan aldım bir tane. Ufak bir çırak var. Ona verdim bedavasını. İyi bir insan olduğumdan değil. Öyle gerektiğinden.
Yürüdüm. Yürüdüm. Bir sürü şey düşündüm yürürken. Diğer gecelerden farklı hale getirmedi hiçbir fikrim o geceyi. Yürüdüm yine de. Yürüyüp bir yere varmam ya da olduğum yerde kalmam bir şeyleri değiştirecekmiş gibi yürüdüm.
Eve vardım sonra. Babaannem uyumayıp beni beklemişti her gece yaptığı gibi. Ben de her gece yaptığım gibi "naber kanka" dedim ona. "İyiyim kuzum sen nasılsın?"
"iyiyim" dedim.
İyiydim.
1 Haziran 2010 Salı
"kaşınızı kim aldı?"
Annen aldı!
Sana ne hacı sana ne?
Gittim bugün çıkan kaşlarımı toplatmaya, zaten karıya ayrı bi ayar oldum, hani neden deseniz net bi sebebi yok; ayar oldum ben de bilmiyorum. Böyle bi kaba, görgüsüz, işten anlamaz imajı çizdi gözümde. Kaşımı yolduğu süre boyunca da gittikçe battı. Ama o soruya gelince tümden tepem attı; "kaşınızı kim aldı" nabıcan sen nabıcan? Gidip o kuaförü bulup "kaş böyle alınmaz" mı diyeceksin? Gidip kavga mı çıkaracaksın "vay sen nasıl böyle kaş alırsın" diye? Amacın ne? Eğer yanlış aldıysa düzeltirsin olur biter!
Ağzına bi' tane ekleştiresim geldi.
Sana ne hacı sana ne?
Gittim bugün çıkan kaşlarımı toplatmaya, zaten karıya ayrı bi ayar oldum, hani neden deseniz net bi sebebi yok; ayar oldum ben de bilmiyorum. Böyle bi kaba, görgüsüz, işten anlamaz imajı çizdi gözümde. Kaşımı yolduğu süre boyunca da gittikçe battı. Ama o soruya gelince tümden tepem attı; "kaşınızı kim aldı" nabıcan sen nabıcan? Gidip o kuaförü bulup "kaş böyle alınmaz" mı diyeceksin? Gidip kavga mı çıkaracaksın "vay sen nasıl böyle kaş alırsın" diye? Amacın ne? Eğer yanlış aldıysa düzeltirsin olur biter!
Ağzına bi' tane ekleştiresim geldi.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
İhtimal
110-Hep Beni Sevsen
- Çok sevecek misin beni?
- Öyle görünüyor...
- Ne kadar çok? İstiklal Caddesi kadar mı mesela?
- İstiklal Caddesi'nin kalabalığı kadar...
Bazen her şeyi ağlaya ağlaya anlatasım geliyor. Beni kimse sevmedi. Babam beni sevmedi, terk etti. O fiziksel olarak terk etti beni. Annem beni sevmedi, hep yanımdaydı ama her dakika hissettirdi beni ne kadar sevmediğini. Her gün yanımdaydı ama hiç yoktu. İşte insan anne babasından ne görürse onu yaparmış ya, ben de kendimi sevmedim. Her yerin fazlalığıydım ben. Kimsenin bir şeyi olamadım. Yapamadım.
Ben hiç mutlu aile görmedim. Bunun olamayacağına o kadar inanıyorum ki neye benzeyebileceğini hayal dahi edemiyorum. Bir gün evlenecek olursam kesin boşanırım, bir çocuğum olursa tek yapabileceğim annemin bana yaptığı gibi onu hayatından bezdirmek olur, kocam benden kaçar...
Ben seviştikten sonraki sabah "şimdi biz sevgili miyiz" diye soran kadın olmadım hiç. Kimseyle evlilik hayalleri kurmadım. Hayatımdaki erkekler duraklar gibiydi, kısa süre durup sonra yoluma devam ettim. Her sevgilimi çıldırtıp illa hesabın yarısını ödemeye çalışmam bile bundan. Hayatı paylaşmak falan değil bu, gittiğinde on(lar)a borçlu kalmamak için bütün çabam.
Hiç mi omzuna kafamı koyup uyuduğum adam olmadı? Oldu elbet. Bölük pörçük-huzursuz uykular. Ben hiçbirine güvenmedim. Annem, babam, sevgililerim, en yakın dostlarım... Her an gidecekleri hissiyle yaşadım.
O yüzden dünyalar tatlısı bir adam gelip de bana bir gelecek hayali verince "hadi" deyip dalamıyorum onun "Harikalar Diyarı"na. Her lafı kalbimi bir kere daha çalıyor. Her gün bana biraz daha güven veriyor. Ama ya o da giderse hepsi gibi? O çok sevdiğini söylediği gülümsemem yüzünden dudak kenarlarım erkenden kırışacak, o kırışıklıkların ortaya çıkmasıyla ya sevgisi biterse bana? Bana çok yakıştırdığı taytım bir gün gözünü tırmalamaya başlarsa... Onu güldürdüğümü söylemişti bana. Halbuki ben depresifler prensesiyim. Karanlık yerlerini gördüğünde ruhumun sıkılırsa benden...
İlk defa bu kadar yakınım bütün mantığımı olduğu yere gömüp gidivermeye bir adamın peşinden. Eli sırtımda gezinsin, saçlarımı dağıtsın, ben omzunda uyuyayım, iki çocuğumuz olsun. Yaşlı bir çift görmüştüm bir gün sahilde; adam karısının ayağını seviyordu, sonra da öptü şefkatle. Gülümsedim onlara ve biliyordum, böyle şeyler benim başıma gelmezdi.
Gelir miydi?
Gelir mi?
- Çok sevecek misin beni?
- Öyle görünüyor...
- Ne kadar çok? İstiklal Caddesi kadar mı mesela?
- İstiklal Caddesi'nin kalabalığı kadar...
Bazen her şeyi ağlaya ağlaya anlatasım geliyor. Beni kimse sevmedi. Babam beni sevmedi, terk etti. O fiziksel olarak terk etti beni. Annem beni sevmedi, hep yanımdaydı ama her dakika hissettirdi beni ne kadar sevmediğini. Her gün yanımdaydı ama hiç yoktu. İşte insan anne babasından ne görürse onu yaparmış ya, ben de kendimi sevmedim. Her yerin fazlalığıydım ben. Kimsenin bir şeyi olamadım. Yapamadım.
Ben hiç mutlu aile görmedim. Bunun olamayacağına o kadar inanıyorum ki neye benzeyebileceğini hayal dahi edemiyorum. Bir gün evlenecek olursam kesin boşanırım, bir çocuğum olursa tek yapabileceğim annemin bana yaptığı gibi onu hayatından bezdirmek olur, kocam benden kaçar...
Ben seviştikten sonraki sabah "şimdi biz sevgili miyiz" diye soran kadın olmadım hiç. Kimseyle evlilik hayalleri kurmadım. Hayatımdaki erkekler duraklar gibiydi, kısa süre durup sonra yoluma devam ettim. Her sevgilimi çıldırtıp illa hesabın yarısını ödemeye çalışmam bile bundan. Hayatı paylaşmak falan değil bu, gittiğinde on(lar)a borçlu kalmamak için bütün çabam.
Hiç mi omzuna kafamı koyup uyuduğum adam olmadı? Oldu elbet. Bölük pörçük-huzursuz uykular. Ben hiçbirine güvenmedim. Annem, babam, sevgililerim, en yakın dostlarım... Her an gidecekleri hissiyle yaşadım.
O yüzden dünyalar tatlısı bir adam gelip de bana bir gelecek hayali verince "hadi" deyip dalamıyorum onun "Harikalar Diyarı"na. Her lafı kalbimi bir kere daha çalıyor. Her gün bana biraz daha güven veriyor. Ama ya o da giderse hepsi gibi? O çok sevdiğini söylediği gülümsemem yüzünden dudak kenarlarım erkenden kırışacak, o kırışıklıkların ortaya çıkmasıyla ya sevgisi biterse bana? Bana çok yakıştırdığı taytım bir gün gözünü tırmalamaya başlarsa... Onu güldürdüğümü söylemişti bana. Halbuki ben depresifler prensesiyim. Karanlık yerlerini gördüğünde ruhumun sıkılırsa benden...
İlk defa bu kadar yakınım bütün mantığımı olduğu yere gömüp gidivermeye bir adamın peşinden. Eli sırtımda gezinsin, saçlarımı dağıtsın, ben omzunda uyuyayım, iki çocuğumuz olsun. Yaşlı bir çift görmüştüm bir gün sahilde; adam karısının ayağını seviyordu, sonra da öptü şefkatle. Gülümsedim onlara ve biliyordum, böyle şeyler benim başıma gelmezdi.
Gelir miydi?
Gelir mi?
28 Mayıs 2010 Cuma
"enjoy the ride"
* ilhan şeşen - gördüğüme sevindim
Arabadayız. Akşam olmuş. Bütün kendinden eminliğiyle radyoyu açıyor. İlki değil... Ama ikincisi güzel.
- Aaa, sesini açabilir miyiz?*
- Tabii açarız.
Yüksek sesle müzik dinlemeyi sevmediğimi "henüz" bilmiyor. Onun açtığı sesi biraz kısıyorum. Sonra şarkıyı mırıldanmaya başlıyor.
(- Peki ne tarz müzikler dinliyor?
- Bilmiyorum.
- Bilmiyor musun?)
Aynı şarkıyı bilmemiz, dahası beraberce mırıldanacak kadar bilmemiz beni sevindiriyor. Evet hâlâ ne tarz müzikler dinlediğini bilmiyorum ama bizim artık bir şarkımız var...
Gözünde gözlükleri var. Bir de elinde sigara. Ona bakıyorum, gözlüğü ve sigarası ona olgun bir hava katıyor. İçimde bir an için sanki onunla uzun yıllar geçirebilirmişim gibi bir his uyanıyor. Sanki bir on yıl atlıyoruz, sanki bir dost ziyaretinden beraberce evimize dönüyoruz, sanki birbirimizi çok iyi tanıyoruz.
Etrafta gördükleriyle alakalı yorumlar yapıyor. Ben yine çok miktarda gülüyorum.
-Senin var mı "gönül yaran"?
Sanki bundan iki sene önce aşk acısından sürünen, halıların üstünde ağlayan ben değilmişim gibi elimi sallayıp "ne alakası var" anlamına gelecek bir hareket yapıyorum. Bu sefer de ben onu güldürüyorum.
(- E madem hoşlanıyorsun seni davet ettiğinde niye gitmedin?
- Ya böyle hemen kabul ediyormuşum gibi olmasın dedim.
- Haa anladım işleri ağırdan almak istiyorsun...
- Hayır hayır, işlere müdahale etmemek istiyorum daha ziyade. Ne ağırlaştırmak ne hızlandırmak... Şu an mutluyum, bu böyle kalsın istiyorum...)
İneceğim yere yaklaştığımızda emniyet kemerimi çıkarıyorum ve üzülüyorum. Vedalaşıveriyoruz hızlıca. Her seferinde olduğu gibi bu kez de vedalaşırken başka bir şeyler daha söylemiş olmam gerekirdi diye düşünüyorum.
Özetle bu aralar manasız bir biçimde gülümseyip duruyorum. Chantelle'in bir şeyler anlatırken birden anlattığı şeyi yarıda kesip "heeey, are you there" demesine sebep olacak derecede dalıp dalıp gidiyorum. İyi hissediyorum...
Arabadayız. Akşam olmuş. Bütün kendinden eminliğiyle radyoyu açıyor. İlki değil... Ama ikincisi güzel.
- Aaa, sesini açabilir miyiz?*
- Tabii açarız.
Yüksek sesle müzik dinlemeyi sevmediğimi "henüz" bilmiyor. Onun açtığı sesi biraz kısıyorum. Sonra şarkıyı mırıldanmaya başlıyor.
(- Peki ne tarz müzikler dinliyor?
- Bilmiyorum.
- Bilmiyor musun?)
Aynı şarkıyı bilmemiz, dahası beraberce mırıldanacak kadar bilmemiz beni sevindiriyor. Evet hâlâ ne tarz müzikler dinlediğini bilmiyorum ama bizim artık bir şarkımız var...
Gözünde gözlükleri var. Bir de elinde sigara. Ona bakıyorum, gözlüğü ve sigarası ona olgun bir hava katıyor. İçimde bir an için sanki onunla uzun yıllar geçirebilirmişim gibi bir his uyanıyor. Sanki bir on yıl atlıyoruz, sanki bir dost ziyaretinden beraberce evimize dönüyoruz, sanki birbirimizi çok iyi tanıyoruz.
Etrafta gördükleriyle alakalı yorumlar yapıyor. Ben yine çok miktarda gülüyorum.
-Senin var mı "gönül yaran"?
Sanki bundan iki sene önce aşk acısından sürünen, halıların üstünde ağlayan ben değilmişim gibi elimi sallayıp "ne alakası var" anlamına gelecek bir hareket yapıyorum. Bu sefer de ben onu güldürüyorum.
(- E madem hoşlanıyorsun seni davet ettiğinde niye gitmedin?
- Ya böyle hemen kabul ediyormuşum gibi olmasın dedim.
- Haa anladım işleri ağırdan almak istiyorsun...
- Hayır hayır, işlere müdahale etmemek istiyorum daha ziyade. Ne ağırlaştırmak ne hızlandırmak... Şu an mutluyum, bu böyle kalsın istiyorum...)
İneceğim yere yaklaştığımızda emniyet kemerimi çıkarıyorum ve üzülüyorum. Vedalaşıveriyoruz hızlıca. Her seferinde olduğu gibi bu kez de vedalaşırken başka bir şeyler daha söylemiş olmam gerekirdi diye düşünüyorum.
Özetle bu aralar manasız bir biçimde gülümseyip duruyorum. Chantelle'in bir şeyler anlatırken birden anlattığı şeyi yarıda kesip "heeey, are you there" demesine sebep olacak derecede dalıp dalıp gidiyorum. İyi hissediyorum...
25 Mayıs 2010 Salı
uykusuz. rüyasız. masalsız.
prensesin uykusuyum-redd
Bugün düşündüm de, hiç olmayacak hayatım. Hiç yaşayamayacağım.
Senin olmadığın bir gece. Ben aynen böyle üzerime kalın bir şal almışım, uyuyakalmışım. Kulağımda kulaklıklarım. Dinlediğim şarkı biteli çok olmuş. Saçlarım iyice uzamış o zaman, yine böyle dağılmış. (Evde saçımı toplamaktan hoşlanmam, bilirsin.) Sen gelirsin sonra, eskiden bir gün yaptığın gibi omzumu tutup dağınık saçlarımdan öpünce ben uyanırım. Uyandığımda sesimi yitiririm ya ben. Bir şeyler homurdanırım uyku sersemi. Sonra uzanırız yatağa, benim omzumda sen çeneni koy diye yapılmış o boşluk var ya hani, senin kolunda da ben rahat uyuyayım diye yapılmış bir çıkıntı var. "Sarıl bakalım" dersin sen "birkaç hafta sonra havalar ısınınca kaçacaksın benden." Yazın da hiç sevişilmiyor hakikaten...
Sonra ben en huzurlu uykuyu uyurum senin omzunda. Sonra uyanırız. Sanki hiç birlikte uyumamışız gibi uyanırız.
Ne ben o saf çocuğum artık, huzurlu uykulara dalabilecek. Ne de sen o güçlü adamsın, beni omzunda uyutabilecek.
It was just a dream.
Bugün düşündüm de, hiç olmayacak hayatım. Hiç yaşayamayacağım.
Senin olmadığın bir gece. Ben aynen böyle üzerime kalın bir şal almışım, uyuyakalmışım. Kulağımda kulaklıklarım. Dinlediğim şarkı biteli çok olmuş. Saçlarım iyice uzamış o zaman, yine böyle dağılmış. (Evde saçımı toplamaktan hoşlanmam, bilirsin.) Sen gelirsin sonra, eskiden bir gün yaptığın gibi omzumu tutup dağınık saçlarımdan öpünce ben uyanırım. Uyandığımda sesimi yitiririm ya ben. Bir şeyler homurdanırım uyku sersemi. Sonra uzanırız yatağa, benim omzumda sen çeneni koy diye yapılmış o boşluk var ya hani, senin kolunda da ben rahat uyuyayım diye yapılmış bir çıkıntı var. "Sarıl bakalım" dersin sen "birkaç hafta sonra havalar ısınınca kaçacaksın benden." Yazın da hiç sevişilmiyor hakikaten...
Sonra ben en huzurlu uykuyu uyurum senin omzunda. Sonra uyanırız. Sanki hiç birlikte uyumamışız gibi uyanırız.
Ne ben o saf çocuğum artık, huzurlu uykulara dalabilecek. Ne de sen o güçlü adamsın, beni omzunda uyutabilecek.
It was just a dream.
20 Mayıs 2010 Perşembe
evlenilecek erkekler var, eğlenilecek erkekler var
Kendi pasta dilimimi bitirip elimde çatal onunkini süzdüğümü fark ettiğinde "ben yemek yemeye çıktığımızda salata yiyen kızlardan nefret ediyorum, al benim pastamı da ye al al" diyen, bana mütemadiyen çikolata taşıyan Okan, "namusum ol, her şeyim ol, seni istiyorum" gibi kafamı duvarlara vurmama vesile olacak laflar eden Mehmet ve beni ilk gördüğü yaz akşamı tesadüfen bana açmış olduğu kapıda bana bakıp kalan, aynı akşam "seni kapıda gördüğümde nasıl kitlendiğimi fark ettin mi, bence kadın senin gibi olur" diyen Harun ismindeki adaylarımızdan elbette ki "d- hiçbiri"ni seçip "ben beyaz atlı prensimi arıyorum bebişim, sizinle zaman kaybedemem, Umut Sarıkaya ile evlenip asla böyle iltifatlar duymayacağım bir hayat yaşayacağım" diyorum. Dün gece Syd'ciğim sordu "Jude Law?" hayır bebeğims dedim, Jude Law vs Umut Sarıkaya'da Umut'u, Nejat İşler vs Olgun Şimşek'te Olgun Şimşek'i seçecek bi bünyem var. Neden? Ben de bilemiyorum. Karizmadan yıkılan erkek modeline kılım. İnsan olun lan!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
